Arşiv

  • Aralık 2018 (6)
  • Kasım 2018 (14)
  • Ekim 2018 (17)
  • Eylül 2018 (13)
  • Ağustos 2018 (19)
  • Temmuz 2018 (21)
  • Haziran 2018 (24)
  • Mayıs 2018 (22)
  • Nisan 2018 (22)
  • Mart 2018 (21)
  • Şubat 2018 (25)
  • Ocak 2018 (27)

    Etiketler

    Hangi Hanefi-Matüridilik?

    Hilmi Demir, Dr.17 Kasım 2018 - Okunma Sayısı: 1048

    Dinî meseleleri iki yerde konuşmayı çok seviyoruz. Birisi televizyon ekranlarında, ekranın şehveti aklımızı alıyor. Reyting rekorları kırmanın, takipçi kazanmanın en kolay yolu dini magazinleştirmekten geçiyor. Kitaplardan cımbızla seçtiğimiz ve bağlamından kopardığımız pasajlarla “söyle bakalım gelenekte bu yok mu” dediğimizde dünyanın tüm sorunlarını hallettiğimizi düşünüyoruz. Geleneği, hadis külliyatını, büyük mezhep imamlarını yenersek Müslümanları kurtaracağımızı sanıyoruz!

    İkincisi ise lüks oteller ve ışıklar altında dinî meseleleri konuşmak bize çok çekici geliyor. Halkın anlayamayacağı bir dinî elitizm bizi seçkinci ve farklı kılıyor muhtemelen. Aydınlanmış aklın ışığında geleneği yeniden elden geçirmek, sosyal gerçekliği kuşatamamış teorilerle dar alanda biz bize din tartışarak tatmin oluyoruz.

    Maalesef son zamanlarda Hanefi-Matüridilik de buna kurban ediliyor. Onun, fıkhi bir yönüyle de itikadi-kelami bir mezhep olduğu unutularak veya unutturularak Hanefi-Matüridiliğe salt kültürel bir fenomenmiş gibi muamele yapılıyor. Neyi mi kastediyorum? Daha açık ifadelerle söylemeye çalışayım.

    Yıllarca bir mezhep imamı olarak öğretilmeyen, bu nedenle de kimsenin bu mezheplerin sabitelerini önemsemediği bir Hanefi-Matüridilik var. Salonlarda kameralara konuşurken övdüğümüz Hanefi-Matüridiliğin öğretilmediği, öğretilemediği gerçeği tüm çıplaklığıyla ortada duruyor. Kimse bunun sorumluluğunu üstüne almıyor. Okullarda, camilerde, İlahiyatlarda "itikatta mezhep mi olur?" diye mezhepler üstü din eğitim modelini yıllarca dayatanlar, Hanefi-Matüridiliğin bir mezhep olup olmadığına karar veremiyorlar hâlâ.

    Şimdi gelin şu Hanefi-Matüridilik konusundaki hâl-i pürmelalimizi açıkça konuşalım. Türkiye’de insanlar dinî bilgilerini daha çok kamuya ait örgün ya da örgün olmayan eğitim kurumlarından alıyorlar. Birisi okullarda öğretilen din kültürü ve ahlak bilgisi dersleri veya İmam Hatiplerdeki meslek dersleri. Diğeri ise camiler ve Kur'ân kursları. Devletin resmî kurumları bu konuda en büyük yükü çekiyor. Şimdi bu kurumlardaki öğrencilerin değil, öğrenci ya da vatandaşa din öğretimi konusunda ehil olan kadroların Hanefi-Matüridilik konusunda ne düşündüğüne bakalım.

    4 yıl, her yıl yaklaşık 15 öğrenci ile 15 eğitimci üzerinden bir araştırmayı yürüttüm. Bu konuyu basın ve medyada da defalarca dile getirdim. Şimdi bu çalışmalardan Bir İmam Hatip öğretmeni, bir imam, bir de Kur’ân Kursu din görevlisinin öğrencilere verdiği mülakatlardan pasajlar aktarmak istiyorum.

    İmam Hatip Lisesinde bir meslek dersi hocası ile öğrencimin mülakatı şu şekilde:

    -Kaç yıldır öğretmenlik yapıyorsunuz?

    -22 yıldır.

    -Nereden mezun oldunuz?

    -… İlahiyat Fakültesinden.

    -İtikatta bir mezhebe gerek var mı? Varsa ya da yoksa neden? Gerekçesini açıklar mısınız?

    -İtikadi açıdan araştırıldığında bazı farklar oluyor. Dolayısıyla itikatta bir mezhebe gerek yoktur.

    -Ebu Hanife Kimdir? Herhangi bir kitabını okudunuz mu? Hakkında bilgi verir misiniz?

    -Hanefi Mezhebinin kurucusudur, Fakültedeyken okumuştuk ama hatırlamıyorum.

    -İmam Matüridi hakkında bilgi verir misiniz? Herhangi bir kitabını okudunuz mu?

    -Matüridiliğin kurucusudur. Herhangi bir kitabını okumadım.

     

    Şimdi de imamlık yapan bir din görevlimize kulak verelim:

    -Kaç yıldır bu mesleği yapıyorsunuz?

    -30 yıldır.

    -Nereden mezun oldunuz?

    -…. İlahiyat Fakültesinden.

    -İtikatta bir mezhebe gerek var mı? Varsa ya da yoksa neden? Gerekçesini açıklar mısınız?

    -Hem itikatta hem fıkıhta bir mezhebe gerek yok. Mezhepler fetva aldığın kimsenin adına nispetten öte bir şey değildir.

    -Ebu Hanife kimdir? Herhangi bir kitabını okudunuz mu? Hakkında bilgi verir misiniz?

    -Hanefi mezhebinin kurucusudur, hayır okumadım.

    -İmam Matüridi hakkında bilgi verir misiniz? Herhangi bir kitabını okudunuz mu?

    -İtikadi mezhep imamıdır. Hayır herhangi bir kitabını okumadım.

     

    En son örneğimiz Kur’ân Kursunda din görevlisi olarak hizmet veriyor:

    -Kaç yıldır bu görevi yapıyorsunuz?

    -20 yıldır.

    -Nereden mezun oldunuz?

    -… İlahiyat Fakültesinden.

    -Amelde hangi mezheptensiniz? Neden bu mezhebi tercih ettiniz?

    -Böyle bir ihtiyacım yok, gerekli olduğuna da inanmıyorum.

    -İtikatta bir mezhebe gerek var mı? Varsa ya da yoksa neden? Gerekçesini açıklar mısınız?

    -Bence gerek yok, her ikisine de gerek yok.

    -Ebu Hanife kimdir? Herhangi bir kitabını okudunuz mu? Hakkında bilgi verir misiniz?

    -Âlim ve mümtaz bir şahsiyettir, Fıkhu’l-Ekber kitabını okudum.

    -İmam Matüridi hakkında bilgi verir misiniz? Herhangi bir kitabını okudunuz mu?

    -Matüridiliğin kurucusudur. Herhangi bir kitabını okumadım...

    ***

    Öğrencilerimin Türkiye’nin farklı illerinde farklı din görevlileri ve öğretmenlerle yaptıkları mülakatların büyük çoğunluğu böyle... En korkunç olanı ise amel ve itikatta mezhebi gerekli gören de görmeyen de Ebu Hanife ve İmam Matüridi hazretleri hakkında iki kelam edemiyor. Büyük çoğunluğu bu konuda hiçbir eser okumamış. Zaten ilahiyatlar üzerine yaptığımız saha araştırmasında da benzer bulgulara rastlamıştık.

    Din öğretiminde oluşacak boşluk başkaları tarafından doldurulacak ya da manipüle edilecektir. 15 Temmuz hain darbesinde bunun başımıza nasıl belalar açacağını gördük. Ehl-i sünnetin Anadolu’da en yaygın mezhep imamları konusundaki dinî ihtisas sahibi personeldeki bu bilgisizlik sadece din eğitimi sorunu değil aynı zamanda bir güvenlik sorunu da doğuracaktır. Dünyada din meseleleri artık toplumsal gerilimler oluşturmak için oldukça kullanışlı bir zemin oluşturuyor. Ehl-i sünnete karşı mesafeli bu personelin kendi bahçelerinde radikal-selefi akımlara ve onların kitaplarına karşı duyarlı olması elbette zor gözüküyor. Bu yüzden cami ve Kur’ân Kursu kütüphanelerinde bazı radikal-selefi grupların kitaplarını bulmak bizi şaşırtmıyor. Bu nedenledir ki Diyanet personelinin ve ilahiyat eğitiminin kalitesine azami özeni göstermemiz büyük önem arz ediyor.

    Hanefi-Matüridilik konusunda tek sorunumuz maalesef dinî ihtisas sahibi insanların bilgisizliği değil bir de kurumsal ilgisizlik var. Diyanet İşleri Başkanlığı, Matüridiliğin ikinci önemli ismi olan Ebu’l-Muin en Nesefi’nin “Tabsıra” adlı eserini 2-3 yıldır basmıyor ya da basamıyor. Hanefi-Matüridiliğin binlerce eseri yazma olarak kütüphanelerde tahkik edilip basılmayı bekliyor. Buradan parası olan, sanayici iş adamlarımıza sesleniyorum: Bu ülkeye bir iyilik yapmak istiyorsanız, arkanızda sadaka-i cariye bırakmak istiyorsanız Hanefi-Matüridiliğin bu yazma eserlerinin gün yüzüne çıkmasına katkı verin!

    Şimdi sorum şu: Matüridi kimdir? Mezhep İmamımız, İtikatta tabi olduğumuz ilkeleri bize kadar getiren imamımız, ya da Taşköprülüzâde Ahmed Efendi’nin dediği gibi “Ehl-i sünnetin reislerindendir” cevabı ile “Büyük düşünür, entelektüel” arasındaki cevap yalnızca lafzi bir farklılık değildir. Bu fark aynı zamanda sizin İmam Matüridi ile nereye gitmek istediğinizi de gösteren önemli bir işarettir. Birincisinde kendinizi, kimliğinizi onda bulursunuz ikincisinde ise, uğradığınız konaklardan biridir sadece.

    Hanefi-Matüridiliğin geçici bir heves olmaması, modern hezeyanlarımızı meşrulaştıracağımız bir araç olmaması için bir mezhep imamı olarak Hanefi-Matüridiliğin öğretilmesini sağlamak zorundayız...

    Şimdi biliyorum bazıları "yine mi mezhep?" diyecekler! Siz İmam Matüridi hazretlerinin bir ressam falan olduğunu mu sanıyorsunuz. Mezhepsiz öğrettiğiniz Matüridi, Matüridi olmaz olsa olsa Nasreddin Hoca’nın dediği gibi suyunun suyu olur.

    Sahi Hanefi-Matüridiliğin okullarda, camilerde, Kur’ân Kurslarında, İlahiyat Fakültelerinde adı yokken, onun eserlerinin gün yüzüne çıkmasını sağlayacak finansal destek bulamazken biz neyi ve hangi Hanefi-Matüridiliği konuşuyoruz?

     

    Bu köşe yazısı 16.11.2018 tarihinde Türkiye Gazetesi'nde yayımlandı.

    Etiketler: