Arşiv

  • Şubat 2023 (1)
  • Ocak 2023 (8)
  • Aralık 2022 (10)
  • Kasım 2022 (10)
  • Ekim 2022 (9)
  • Eylül 2022 (11)
  • Ağustos 2022 (11)
  • Temmuz 2022 (9)
  • Haziran 2022 (10)
  • Mayıs 2022 (10)
  • Nisan 2022 (12)
  • Mart 2022 (13)

    G-20 Zirvesi'nin açtığı fırsat alanı kullanılmalıdır

    Güven Sak, Dr.18 Kasım 2008 - Okunma Sayısı: 1059

    Dünya ticaretinin yüzde 80'ini, dünya milli gelirinin yüzde 90'ını oluşturan gelişmiş ve gelişmekte olan ülke liderleri G-20 Zirvesi için hafta sonu Washington'da bir araya geldi. Doğrusu ya, "topal" Bush yönetimi ile bu zirveden fazla bir sonuç beklememek gerekiyordu. Gelin bu gün Washington'da bu hafta sonu "ne oldu?" ve de daha önemlisi "ne olmadı?" diye bir bakalım. Bize kalırsa asıl G-20 Zirvesi ciddi bir gündemle Nisan 2009'da toplanacak. İlk zirve esasen ikinciyi hazırlamak için bir araya geldi. Merkez bir hasar kontrolü yaptı ve "gereksiz hareketlerden kaçınmak" üzere bir uzlaşma çerçevesi oluşturdu. İsterseniz "Ne oldu" diyerek başlayalım: Öncelikle, küreselleşme sürecinin kesintisiz devamına karar verildi. Ortadaki krizin bir kopuşa yol açmaması için görüş birliği temin edildi. Serbestlikle birlikte işler zora bile girse, çözümün yine serbestlikle alakalı olduğunun altı çizildi. Merkez, hasar kontrolünü tamamladı. Bu birincisi. İkincisi, G-20 Zirvesi G-7 ve de 1999'daki düzeltme ile Rusya dahil edildiğinde, G-8 sürecinin artık sona erdiğini gösterdi. Küreselleşme sürecinin bundan önceki aşamalarında, kararlar, yalnızca, merkezde, gelişmiş ülkelerin bir araya gelmesi ile alınırdı. G-20 Zirvesi, küreselleşme sürecinin bundan sonraki aşamasının yalnızca merkez ülkeleri tarafından yönetilemeyeceğinin altını çizdi. Bu satırların yazarına kalırsa bugüne kadar, küreselleşme sürecinin en önemli kazanımının, küreselleşme sürecinin sürekli demokratikleşmesi gerçeği olduğunun altı kalın kalın çizildi. Üçüncüsü, dünyanın geleceği ile ilgili masada Türkiye de diğer gelişmekte olan ülkelerle birlikte yer aldı. Türkiye'nin küresel ekonomik gücü böylece bir kez daha teyit edilmiş oldu. Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesinin toplam sanayi malları ihracatının yüzde 65'ini gerçekleştiren bir ülkenin herhalde o masada olmaması düşünülemezdi. Toplantıya katılanların milli gelirleri sıralamasında Türkiye, öyle en sonda yer alan ülkelerden de değil. Morale en fazla ihtiyacımız olan, kendimizden en çok hoşlanmıyor gibi göründüğümüz bu dönemde bu olguyu akılda tutmakta fayda var. Müsaadenizle devam edelim: Dördüncüsü, dünün büyükleri, Hollanda ve İspanya toplantıya arka kapıdan zorlukla katılmayı başarabildiler. İspanya, Avrupa Birliği'ni temsilen, Hollanda ise ne olduğu anlaşılamayan bir kontenjandan toplantıya katıldı. Normalde katılmamaları gerekiyordu ama geldiler. Beşincisi, toplantı yine Washington'da yapıldı. Önümüzdeki dönemde, küresel kararların alınacağı merkezin yine Washington olacağının altı çizildi. Belki de Amerikan yönetimi yalnızca bu gerçeğin altını çizmiş oldu. Bir nevi hasar kontrolü yapıldı. Herkese sistemin ana çizgileri içinde kalmanın önemi hatırlatıldı. Peki ama yukarıda altı çizilenlerin hepsi sembolik adımlar değil mi? Evet öyle. Washington'daki G-20 Zirvesi'ne baktığınızda, olup bitenlerin tümü sembolikti. Bu toplantıya daha çok "ne olmadı" diye bakmakta fayda var. Evet, gelelim ikinci bölüme.. G-20 Zirvesi'nde ne olmadı? G-20 Zirvesi, krizle mücadele için somut bir planın nasıl koordineli bir biçimde uygulamaya aktarılacağına ilişkin bir sonuç türetmedi. Galiba daha ortada somut bir plan yoktu. Plan olmayınca, onun koordinasyonu da olamıyordu. Bu çerçevede, örneğin, maliye politikaları arasında nasıl bir koordinasyon olacağı ortaya çıkamadı. Bu bir. İkincisi, tekil ülkeler açısından bakıldığında, herkesin üretim kapasitesini korumak için kendi başına tedbir alma zorunluluğu ortadan kalkmadı. Bunu yaparken korumacı olunmayacağının, küreselleşme sürecinin devamından yana olunduğunun altı çizildi ama sonunda herkes serbest kaldı. Ortaya genel bir ilke konuldu ve her ülkede ayrı tedbir dönemi başladı. Her ülkede ayrı tedbir demek ne demek? Her alınan tedbirin küresel sonuçlarını "tek bir akıl" ayrıca değerlendirmeyecek demek. Peki, bunun ne yararı vardır? Bu sürdürülebilir bir durum mudur? IMF anlaşması öncesinde Türkiye'nin yapması gerekenler nelerdir? El Cevap: Bu sürdürülebilir bir durum değildir. Ama önümüzdeki dönemde işin, şimdilik, boşlukta bırakılmış olması bir imkân alanı açmaktadır. Türkiye'nin IMF ile anlaşma için görüşmeleri sürdürürken iki konu üzerinde odaklanmasında fayda vardır. Bunlardan ilki yurtdışındaki vatandaşlarımızın tasarruflarını Türkiye'ye daha çok taşımak üzere, eskinin Dresdner hesaplarını hızla ve son derece çekici koşullarda yeniden canlandırmaktır. Neden? G-20 Zirvesi'nden koordinasyon için nisan ayına kadar karar çıkmayacaktır. Bu dönemde, Türkiye'nin yurtdışı tasarruflara bağımlılığı devam edecektir. Bu dönemde yapılması gereken, büyüklüğü sabit yurtdışı tasarrufları memlekete mümkün olduğunca çok miktarda çekecek tedbir almaktır. Burada ilk akla gelmesi gereken yurtdışındaki soydaşlarımızın tasarruflarıdır. İkincisi ise Körfez ülkelerinden gelecek fonlara kanal açmaktır. Nisan ayından ve de IMF ile anlaşmadan önce, bu alanda atılacak her adımın faydası ileride görülecektir. İkinci olarak ise bir an önce ve de IMF anlaşmasından önce, banka ve şirket borçları ile ilgili Hazine kefaletini içeren mekanizmalar tasarlanmalıdır. İktisadın ortodoks tedbirler manzumesine ilk bakışta uymayan her adımın bir an önce atılmasında fayda vardır. Açıktır ki, herkes bir sistem üzerinde uzlaştığında, salt Türkiye için adım atmak zorlaşacaktır. Öyle bir ortamda, alışılmadık olan, heterodoks tedbirlerin uygulama alanı giderek zayıflayacaktır. G-20 Zirvesi bir hareket alanı belirlemiştir. Türkiye Nisan 2009'a, G-20 içinde ve dışında, geniş bir istişare mekanizmasını işleterek, son derece hazırlıklı katılmalıdır. Bu ilk zorunluluktur. İkincisi ise o vakte kadar heterodoks adımların tamamı uygulamaya aktarılmalı ve üretim kapasitesini korumak için tedbir alınmalıdır. G-20 Zirvesi'nden çıkan deklarasyonun satır araları okunduğunda heterodoks politikalara geçici bir süre için de olsa tolerans gösterilebileceği sonucu çıkmaktadır. Bu konuya da ayrıca değineceğiz. Gören gözler, duyan kulaklar için bir fırsat alanı açılmıştır.

    Bu yazı 18.11.2008 tarihinde Referans Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

    Etiketler:
    Yazdır