Arşiv

  • Ekim 2019 (10)
  • Eylül 2019 (15)
  • Ağustos 2019 (12)
  • Temmuz 2019 (11)
  • Haziran 2019 (12)
  • Mayıs 2019 (14)
  • Nisan 2019 (13)
  • Mart 2019 (14)
  • Şubat 2019 (13)
  • Ocak 2019 (17)
  • Aralık 2018 (14)
  • Kasım 2018 (14)

    Etiketler

    Katı olan her şey buharlaşırken yol çizmek

    Güven Sak, Dr.16 Ocak 2007 - Okunma Sayısı: 1367

     

    Tarih her zaman aynı hızda akmaz. Bazen tarihin akışı hızlanıverir. Olaylar birbirini izler. Dünün referans noktaları anlamlarını yitirirler. Yeni dünyanın referans noktaları daha şekillenmemiştir. Oluşum halindedir. Yeni dünyanın referans noktası adayları vardır yalnızca. Bunların da sayıları çoktur. Hangisinin geleceğin temel eğilimlerini temsil ettiğini söyleyebilmek için vakit son derece erkendir. Ortada sağlıklı bir analiz için gerektiğinden daha çok malumat vardır.

    İşte böyle dönemlerde analiz yapmak zorlaşır. "Katı olan her şeyin buharlaştığı", akıcı hale geldiği, dünyanın bir biçimden diğerine döndüğü geçiş dönemlerinde analiz yapmak için bilmece (puzzle) ile gizem (mystery)  arasındaki ayrımı kavramak gerekiyor. Ayrımı ortaya koyan Amerikalı ulusal güvenlik uzmanı Gregory Treverton iken, konuyu gündeme taşıyan The New Yorker'ın 8 Ocak 2007 tarihli nüshasında Malcolm Gladwell oldu. Bilmece çözmek için malumat toplamak gerekiyor. Halbuki bir gizemi çözebilmek için gereken malumat zaten ortada oluyor; mesele, yaratıcılık ve tahmin yapabilme kabiliyeti esas olarak. 11 Eylül saldırılarında hata neredeydi tartışmasının gündeme getirdiği bir tartışma çerçevesi aslında Treverton'ın geliştirdiği gibi gözüküyor. Ancak bakın bu günlerde bizim için de son derece faydalı.

    "Türkiye Nereye" dizimizin bu üçüncü bölümünde, müsaadenizle konuyu özetleyerek başlayalım: Toplumumuzu sarma eğilimi gösteren "mızmız ihtiyar psikolojisi"nden kaçınmak için yapılması gerekenleri tartışıyorduk. Küreselleşme korkusunun, genç bir toplumda kendisini "mızmız ihtiyar sendromu" biçiminde göstermesinin arkasında hangi gerekçeler olabilir diye düşünmeye çalışıyorduk. Hatırlayın. "Avrupa Birliği sürecini bizatihi Türkiye'nin yapacağı hatalar engelleyebilir" demiştik. Aynı hatalar bu genç toplumda "mızmız ihtiyar sendromu"nu da besleyecekti. Birinci hata, Türkiye'nin kendisini hafife alması, arkasındaki başarı öyküsünü kavrayamaması olabilirdi. İkinci hata, Türkiye'nin sağlam bir hedef ve o hedefe doğru giden yol haritasını ortaya koyamamasıydı. Üçüncü olası hata ise Türkiye'nin kendisini olduğundan daha büyük görmesi, sahip olmadığı güçlere sahipmiş gibi davranması olabilir. Müsaadenizle bugün biraz o mesele üzerinde duralım.

    Türkiye'nin içinde bulunduğu coğrafya, bu günlerde dünya ekonomisine entegre oluyor. Etrafımızdaki sancıların temel nedeni bu. Katı olan her şey, bu coğrafyada, tam da bu nedenle, buharlaşıyor. Bildiğimiz dünya değişiyor. Değişim, Türkiye'nin önüne riskler kadar fırsatlar da getiriyor. Bu fırsatları doğru kavramamız gerekiyor. Bakın nasıl oluyor?

    Türkiye 2002'den beri daha fazla dünyayla bütünleşmiş bir ekonomiye sahip. Serbest döviz kuru, göreli istikrar, Türkiye'nin son derece başarılı reform süreci ve de Gümrük Birliği anlaşmasının bizatihi kendisi Türkiye ekonomisini daha fazla dünyalı yapmış gibi gözüküyor. Eskiden dış ticaret hacmimiz 1989-2001 arasında yıllık ortalama yüzde 9 civarında büyürken 2002-2005 arasında bu oran yıllık ortalama yüzde 28'e çıkmadı mı? Türkiye, bu son dönemde, daha fazla dışarıya açık hale geldi. Ekonomimiz artık daha fazla dünya ekonomisi ile birlikte salınmaya başladı.

    Bu, ilk bakışta kafa karıştırıcı sonuçlara yol açabilir. Türkiye ekonomisi ile ABD ve Çin ekonomilerinin birlikte büyümelerine bakıp, "Canım işte onlar büyüdüğü için biz de büyüdük, yoksa içeride alınan bir önlemin sonucunda olmadı bu normal üstü büyüme süreci" denilebilir. Nitekim grafiğe bakıp böyle diyenler zaten var. Değerli dostumuz Erinç Yeldan geçen gün Cumhuriyet'teki köşesinde tam böyle yazdı. Ama biz aynı grafiğe bakınca farklı bir ders görme eğilimindeyiz.

    hed

     

     

     

     

     

     

     

     

    Evet,Türkiye'nin dünya ekonomik düzeninde konumu son dönemde önemli bir değişime uğramıştır. Bu, son dönemde alınan tedbirlerle yakından alakalıdır. Bu da bizi dış dünyadaki gelişmelere doğal olarak her zamankinden daha "duyarlı" hale getirmiştir. Dünya ekonomisindeki büyümenin kaynağı, Çin ve ABD'dir. Bu ülkelerin büyüme performansı, global ekonomi için önümüzdeki dönemde de önemli olacaktır. Türkiye, dünya ekonomisindeki yeni konumunda, dışarıdaki gelişmelerden hiç etkilenmeyecekmiş gibi davranamaz. Türkiye'nin önümüzdeki dönemde, gücünün sınırlarının da farkında olmasında fayda vardır.

    Bir ülkenin gücünün sınırlarının farkında olması demek, kaderine razı olması anlamına gelmemektedir. Tam tersine, dünya ekonomisindeki eğilimleri yakından takip edip, pro-aktif davranmak önem kazanmaktadır. Nedir proaktif davranmak? Yerel ekonominin şoklara dayanıklılığını ve şok ertesi toparlanma gücünü artırmak, bu dönemde kamu politikalarının temel önceliği olmak durumundadır. Gücünün sınırlarının farkında olmak demek, kamu politikalarının alanının daraldığını değil, genişlediğini ima etmektir.

    Türkiye, daha dünyalı bir ekonomi olarak dışarıdan şok yiyebileceğini bilmek zorundadır. Şok yiyebileceğini bilmek demek, şoklara karşı hazırlıklı olmak anlamına gelmektedir. Türkiye'yi "mızmız ihtiyar sendromu"ndan koruyacak olan olası şoklara karşı dümende biri olduğu kanısını güçlendirmekten geçmektedir.

    Son dönemde artan kurumlar arası diyalog eksikliği göstergeleri, Türkiye ekonomisinin dayanıklılığını artırmamakta, azaltmaktadır. Hata yine bizdendir. Yabancıların bir suçu yoktur.

    "Katı olan her şeyin buharlaştığı" bir çağda, dümende biri olduğu izlenimini güçlendirmek hep işe yarar. Ankara'da dümenin yakınında olanlara duyurulur.

     

    Bu yazı 16.01.2007 tarihinde Referans Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

     

    Etiketler: