Arşiv

  • Kasım 2018 (7)
  • Ekim 2018 (17)
  • Eylül 2018 (13)
  • Ağustos 2018 (19)
  • Temmuz 2018 (21)
  • Haziran 2018 (24)
  • Mayıs 2018 (22)
  • Nisan 2018 (22)
  • Mart 2018 (21)
  • Şubat 2018 (25)
  • Ocak 2018 (27)
  • Aralık 2017 (24)

    Etiketler

    Uçtuk, kaçtık derken neden ancak bir arpa boyu yol aldık?

    Güven Sak, Dr.27 Şubat 2017 - Okunma Sayısı: 5724

    Vakıa ile kavga edilmez. Önce rakamlar. 1970’lerin başından bugüne Türkiye’nin kişi başına milli geliri Amerikan kişi başına milli gelirinin yüzde 20’si civarında oynadı durdu. Az aşağıdaydı eskiden, şimdi az yukarıda. Ama vakıa ortada: Amerikan kişi başına milli gelirinin yüzde 20’si civarı. Arada büyük Türkiye var, nurlu ufuklar var ama sonuç yüzde 20’nin  az altı, az üstü sonuçta. Nedir Türkiye’yi geride tutan? Aklınıza bir sürü açıklama gelebilir elbette ama ben milletin ülke ile ilgili ortak bir gelecek vizyonuna sahip olmasının son derece önemli olduğunu düşünmeye başladım doğrusu. Anlatmak isterim.

    Önce grafikteki diğer ülkelere de bir bakalım. En altta, 1970’lerden beri performansı hiç değişmeyen Mısır var. Mısır’ın kişi başına milli geliri Amerikan milli gelirinin yüzde 5’i civarında salınıyor. Hep aynı yerde. Mısır şimdilerde 12 Milyar dolarlık bir IMF programını yürütmeye çalışıyor. Bizim 1980’lerde yaptıklarımızı şimdi yapmaya çalışıyorlar. Sonra İran var. İran 1979 İslam Devrimi ile içine kapanmaya karar verdi, Türkiye 1980’de dışa açılmaya yöneldi. 1970’lerde İran’ın kişi başına milli geliri Amerikan kişi başına milli gelirinin yüzde 30’u civarındaydı, sonra İran bir nevi kendi kendisini sürgün etti. İran’ın kişi başına milli geliri o zamandan beri Amerikan kişi başına milli gelirinin yüzde 10’u civarında dalgalanıyor. Eskiden Türkiye’nin iki katı civarındayken kişi başına milli gelirleri, şimdi Türkiye’nin yarısı oldular. Daha önce bizden daha kötü durumda olan Polonya ve Kore var grafikte bir de.  Kore’nin kişi başına milli geliri, 1970’lerin başında, Amerikan kişi başına milli gelirinin yüzde 10’u kadarken, şimdi yüzde 50’sine ulaştı. Kore doğru bir şeyler yaptı. Biz yapamadık. Polonya’nın kişi başına milli geliri ise, 1990’da Amerikan kişi başına milli gelirinin yüzde 15’i kadarken 2015 yılında yüzde 25’ine ulaştı. Polonya verisi 1990’lardan başlıyor ama ortada bir ilerleme var gibi görünüyor. Performansın Türkiye’den daha iyi olduğu da ayan beyan ortada doğrusu.

    Geçenlerde Amerikan Ulusal Ekonomik Araştırma Bürosu (National Bureau of Economic Research-NBER) bir çalışma yayımladı. Buna göre, 1950-2000 dönemi ülke performanslarına bakarak bir örüntü yakalamak mümkün: Üst orta gelir düzeyinde olan bir ülke, 10 yıl içinde, yüzde 81 olasılıkla yüksek gelirli bir ülke haline gelebiliyor. İsteyenler çalışmaya bakabilir. (http://www.nber.org/papers/w23126.pdf)

    Bu bizim için ne demek? Türkiye, 2023 hedeflerine ulaşabilirdi ama olmadı demek elbette. O hedef setinin amacı, Türkiye’nin 2023’te, Cumhuriyetimizin 100’üncü kuruluş yılında, üst orta gelirli bir ülkeden yüksek gelirli bir ülkeye dönüşmesi değil miydi? NBER çalışmasına da bakınca aslında 10 yılda olabilirdi ama bakın hala memleketi o yola, ortak hedefe kilitleyemedik gibi duruyor.

    Ancak bir ülkenin yüksek gelire ulaşmasının mümkün olması, mutlaka gerçekleşeceği anlamına gelmiyor elbette. Buna en iyi örnek Arjantin herhalde. 1998’de kişi başına milli geliri 8 bin dolar civarında. Ama sonra 2000’lerin başında kişi başına milli geliri 3 binli rakamlara doğru geriliyor. Neden? Siyaset öyle istiyor. Popülizm günü kurtarıyor. Yanlış kararlar alınıyor. Sonuç böyle oluyor. Arjantinliler bunu daha önce de yaptılar hatırlatayım. Neymiş? Dönem içinde yanlış kararlar alıp, baştan başlamak da mümkünmüş. Siyaset ülkeyi vezir de ediyor, rezil de bir nevi.

    Peki, yapabilenler bu işi nasıl yapıyor? Gelin Asya Kalkınma Bankası başkanı Takehiko Nakao’nun 2014 yılındaki sekiz maddelik kalkınma gündemini hızlıca özetleyip sadede geleyim. (https://www.adb.org/news/speeches/eight-point-development-agenda-sustained-growth-asia-takehiko-nakao)

    Birincisi, ülkenin güvenli bir ülke olması ve siyasi istikrarın güvence altında olması gerekiyor. Yarın sabah ne olacağı belli olmayan ülkelere açık ki hiçbir uzmanı bile getirmek mümkün olmuyor. Böyle yerlere yatırım iştahı azalıyor. Güvenlik tehditlerinin ortadan kaldırılması istikrarı güçlendiriyor elbette.

    İkincisi, ülkenin makro iktisadi istikrarı önem taşıyor. Döviz kurunun istikrarı, memleketin enflasyon diye bir istikrarsızlık unsurunun olmaması, bankacılık sisteminin sağlığı bu çerçevede önem taşıyor elbette.

    Şimdi 1 ve 2’ye şöyle bir bakın ve Türkiye’nin 2002’den itibaren neden iktisadi olarak sıçradığını görün derim ben. Hem makro iktisadi istikrar, hem de siyasi istikrar, 1996’da kararlaştırılan Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği anlaşmasını işler hale getirdi. Türkiye hızla orta teknolojili bir sanayi ülkesine o sayede dönüştü. Kişi başına milli gelir 3 binden 10 binlere böyle yükseldi.

    Üçüncü maddeye geçersek, ülkenin kaliteli bir altyapıya sahip olması gerekiyor. Kaliteli altyapı verimliliği artırıyor, iş yapmayı kolaylaştırıyor ve yabancı yatırımların da önünü açıyor. Altyapı yatırımlarının, ülkenin diğer ülkelerle olan bağlantısını artırması iş yapmayı kolaylaştırıyor. Bu nedenle de iyi. Elbette yukarıdaki ikinci maddede yer alan makro istikrarı tehlikeye atmaması şartıyla.

    Dördüncüsü, eğitim ve sağlık gibi beşeri sermaye yatırımları önemli. Bu tür yatırımların önce nüfusun ortalama okula gitme yılını artırması sonra da o okulda alınan eğitimin kalitesine odaklanması gerekiyor. Aynı şey sağlık hizmetlerine erişim kolaylığı ve sağlık hizmetlerinin kalitesi konusunda da geçerli.

    Beşincisi, ülkenin dışa açıklığının korunması gerekiyor. Ülkenin hem ticarete hem de yatırımlara açık olması lazım orta gelirden yüksek gelire doğru giderken. Dışa açıklık sonuçta köprü gibi, köprünün her iki taraflı işlemek için her zaman açık olması orta vadede faydalı oluyor. Ülke küresel sistemin ayrılmaz bir parçası olunca gelişiyor.

    Altıncısı, iyi yönetişimin, açık karar alma süreçlerinin güvence altına alınmış olması lazım. Ülkenin “her an her şeyin olabileceği bir ülke” şaibesini taşımayacak tedbirleri almış olması lazım. Ben bir Singapurlu yatırımcının Türkiye için söylediği “Benim mutasavver limanımın yanına, yarın yeni bir liman inşası için izin vermeyeceğinizin garantisi nedir?” sorusunu hiç unutmuyorum mesela. Bir yatırımcının bundan emin olmaması, Türkiye açısından kötü yönetişim örneğidir.

    Yedincisi, kapsayıcılığın garanti altına alınmış olması. Büyümenin nimetlerinden daha geniş kesimlerin yararlanması, orta sınıfın giderek büyümesinin sağlanması. Türkiye bunu başaran ülkelerden biri. Türkiye’nin büyüme süreci son derece kapsayıcıydı yakın geçmişte. Bunu da not edeyim. Kapsayıcılık sonuçta bir bakıma istikrarın güvencesi.

    Sonuncu da ise Nakao, ülkenin yarını ve nereye gideceği konusunda ortak bir ulusal vizyonun benimsenmiş olması diyor. Bir nevi iktisadi gelişme için bir liderlik gereğini ortaya koyuyor. Toplumu bir hedef etrafında birleştirme kabiliyetine sahip bir liderliğin kalkınma için önem taşıdığını vurguluyor.

    Doğrusu ya, ben bunlar arasında fark yaratan en önemli faktörün ortak vizyon meselesi olduğunu düşünüyorum.

    Kore’nin tek bir hedefe kilitlenmesini sağlayan, o liderlik oldu gibi geliyor bana. Yine Polonya’nın Avrupa Birliği hedefi etrafında birleşme konusunda sergilediği siyasi kararlılık dönüşümün kapılarını açtı. Her iki ülkede de ekonomik dönüşümden önce siyasi bir karar vardı. Türkiye’de ise, biz 2000’li yılların başında Avrupa Birliği hedefi etrafında sağladığımız ortak değişim vizyonunu 2007den sonra kaybettik. Neden? anlatırım bir ara ama olan bu sonuçta. Sonradan gündeme gelen 2023 hedeflerinin ise Avrupa Birliği ile bağlantısı açık bir biçimde kurulamadı ve reform adımlarını bir odak etrafında toplayamadı. Siyaset, 2023 hedeflerini, Türkiye’nin ortak vizyonu haline getiremedi. Zaten sonra da kendi kendine unuttu.

    Ben bakınca şöyle görme eğilimindeyim: Ortak bir vizyon etrafında toplumu birleştirebilen siyaset, üst orta gelir düzeyinden yüksek gelir düzeyine geçişi kolaylaştırıyor. Siyasetin toplumu ortak bir vizyon etrafında kilitleyemediği ülkeler ise patinaj yapıyorlar. Siz uçuyoruz, kaçıyoruz diye etrafa bakınırken, sonra bir dönüp arkanıza bakıyor ve ancak bir arpa boyu yol aldığınızı görüyorsunuz. Türkiye, 2023 hedeflerini Avrupa Birliği ile birleştiremedi, bir odak etrafında şekillendiremedi ve  memleketin ortak vizyonuna dönüştüremedi. Bir hata da böyle ettik, bana sorarsanız.

    Bu köşe yazısı 27.02.2017 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayımlandı.